(KUANTUM İLE SİGARAYA FORMAT AT KİTABINDAN Bölüm 3-4-5)

NEWTON’UN ELMASI VE KUARKLAR

Dünya savaşlarının ve materyalist liderlerin çağı olan 20. Yy Batı Dünya’sında, insan makine ile özdeş görülüyordu. Batı tıbbı ve toplumu indirgemeci, determinist ve maddesel dünya tanımları ile her şeyi açıklamaya ve anlamaya çalışıyordu. Maddesel olmayanı kökten ve temelinden reddediyor ve bilimi objektif ile sınırlandırarak bilince veya ruhsal deneyimlere sübjektif etiketi yapıştırarak değerlendirme dışı tutuyordu. Bu akımın en yoğun olduğu dönemlerde bilimsel buluşlar peşi peşine geliyor insanlık parçalanamaz denilen atomu parçalıyor veya (bence) tüm dogmaları parçalıyordu. Kuantum çağını açan kapının anahtarı materyalist fikirleri güçlendirmek için yapılan çalışmaların özünden çıkıyor, Newton fiziğini sıvazlamak isterken Einstein ve çağdaşları her şeyi ama her şeyi sonsuza dek değiştiriyorlardı.

   İnsan beynini anatomik olarak parçalarına ayırarak anlama gayretleri, onu simüle etmek için kurulan milyarlarca dolarlık devasa bilgisayar sistemleri, savaş yıllarında vahşice yapılan deneyler sonucunda bilim insanları şok edici bir gerçekle yüz yüze geliyorlardı. Maddesel dünyanın temelleri maddesel değildi. Fiziksel dünyanın temelleri fiziksel değildi. Madde tanımı değişiyor, Newton fiziği prensipleri ile tanımlanan Dünya’ ya ait her şey yeniden tanımlamaya ihtiyaç duyuyordu.  

   Dünyanın en büyük teknoloji devinin amblemi ve insanoğlunun cennetten gönderilmesinin sebebi olan elmanın durup dururken(!) bir ağaçtan yere düşmesi genç dahi Newton’un yer çekimi yasalarını bulmasına sebep olmuş ve ilk keşfedilen kuvvet olmuştu. Ayrıca prizmadan geçirdiği ışık ile görünür ışık tayflarını tespit etmesi Sir İsaac Newton’un ikinci önemli kuvvet elektromanyetizmanın keşfi için ilk adımı attığını da biliyoruz.

Hayatımız da ki her şeyin, dayanağı ve temeli vardır. Bu temel son yüzyıla kadar Newton Fiziği temelleri idi. Bu temeller sarsıldı ve değişti ancak toplumsal yaşama henüz yeteri kadar entegre olmadı. Biz şu an yaşadığımız gerçekliğin çoğunu ama dikkat edin çoğunu atomun yapısını bilmeden veya bilemeden oluşturmuşuz. Parçalanamaz en küçük yapı taşı olan atom sanıldığı gibi o hali ile kalsaydı nitekim burada anlattıklarım saf sata ve şarlatanlık olacaktı ama gelin görün ki bilim artık bunu defalarca ispat etti, sadece fizikçilerin 100 yıldır sindirmeye çalıştığı gerçeklerle biyologlar, kimyacılar, doktorlar, psikologlar ve diğerleri henüz karşılaşmadı ve yüzleşmedi.

    Kuantum kelimesi felsefi bir kelime değildir. Bilimin ta özüdür. Her şeyin yapı taşıdır.  Gerçek nedir? Gerçek denilen tanımı kaba tabirle beş duyu ile algıladıklarımız olarak şimdilik tanımlayalım. Bilim dünyası beyini anlamaya çalıştıkça bilinç daha bir gizemli daha bir spritüel olmaya başladı. Kısaca şuradan başlayalım. Kuantum deneylerinde basit ifadelerle biz nelere tanıklık ettik? Maddenin aslında bölünemez sandığımız atomlardan değil sicim ve kuarklardan oluştuğunu anladık. Maddenin hem parçacık hem de dalga özelliği olduğunu anladık. On sekiz tane sıfırı 1 rakamının soluna yazdığınızda (yani 10-18 nm) bu bize elektronun boyutunu verir. Dokuz tane sıfırı 1 rakamının soluna yazdığınızda yani 000000000,1 metre kabaca makro dünya ile kuantum dünyasının sınırını verir. Bu boyutun altında olan olaylar kuantum yasaları ile açıklanır. On beş tane sıfır 1 rakamının soluna yazarsanız kabaca proton ve nötronun çapını (10-15nm) ölçersiniz. Elbette kuarklar ve sicimler bunlardan çok çok daha küçüktürler.  Bu seviyede ki her maddenin önemli diğer bir özelliği ise titreşim veya frekans yayma özelliğidir. Maddenin yapıtaşları bunlar ise ve titreşim özellikleri var ise o halde her şeyin bir enerjisi ve frekans özelliği olduğunu lütfen hiçbir zaman unutmayın. Bir gülün, bir kokunun, bir elmanın, bir sigaranın, bir duygunun, bir sesin, bir rengin, bir kumaşın, bir hayalin, bir ülkenin, bir semtin, bir ışığın, bir müzik aletinin, bir kitabın, bir kalemin, bir kâğıdın, bir karaciğer hücresinin, bir sütün, bir çikolatanın, bir kemik hücresinin, bir bakterinin, bir parazitin, bir uranyum atomunun, bir saç telinin, bir DNA molekülünün, bir ilacın, bir taşın, bir düşüncenin, bütünün bir parçasının, parçanın bir bütününün hepsinin ama hepsinin titreşim ve frekans olduğunu lütfen aklınızdan çıkarmayın.

Atom bize çekirdek ve yörüngesi olan bir yapı olarak öğretildi. Kabaca çekirdeği bir portakal olarak düşünürseniz atomun boyutu bir ilçe kadar büyük diyebiliriz. Sadece trilyonda biri çekirdektir. Hadi biraz daha içine, çekirdeğe bakalım, proton ve nötronlar içinde aynı hesabı yapın. Trilyonda biri kuarklardan oluşur. Kuarklar ise bir var olup bir kaybolan yapılardır. Geri kalanı ise boşluktur. O halde madde için, hemen hemen hiç orada olmayan içinde hemen hemen hiçbir şeyin olmadığı bir boşluktan ibaret diyebilir miyiz? Ürkütücü ve şaşırtıcı bir gerçek değil mi? Sonuç olarak maddeyi neredeyse tamamen, maddesel olmayan elektromanyetik dalga veya frekanslardan ibaret olarak görebilir miyiz? Pekâlâ, bu sonuç bunu demeyi gerektirir. Einstein’ın meşhur kütle enerji denklemi (E=mc2) bize bunu ifade ediyor. Maddenin uzay-zaman boyutunda soğrulmuş bir enerjiden ibaret olduğu gerçeği kabullenilmesi zor ama kaçınılmaz görünüyor. Ki kuantumun ilk yıllarında Einstein kuantum için ‘’çelişki yok ama mantıksızlık var’’ diyecektir ve ekleyecektir ‘’İnsanlar gerçeklik deyince tam olarak neyden bahsediyorlar bilmiyorum’’.

Şimdi inatçı ve zor konakçıya bir göz atalım. 1,5 kilogram ağırlığında 100 milyardan fazla nöron hücresi içeren beynimize. Her bir nöronun en az 10 bin başka bir nöron ile bağlantı kurduğu galaksivari yapıya bakalım. Bir ampulden daha az enerji harcayan bu karanlık kutuyu taklit etmek için IBM tarafından yılda 1,2 milyar dolar fon ayrılan ve Pentagon’da MaviGen isminde 1000 metrekarelik alana sahip 6400 kişinin harıl harıl çalıştığı dev bir bilgisayar yapıldı. Bu bilgisayar şu ana dek bir ampulden daha az enerji harcayarak saniye de milyarlarca işlemi gerçekleştiren beynimizin yüzde birini bile simüle edemedi. Proje direktörüne göre bunu yapabilmek için şu an saniye de 500 trilyon işlem yapan bu bilgisayardan en az 20.000 kat daha güçlü bir bilgisayara ve şu an ki tüm internetten 500 kat daha kapsamlı veri akışına sahip olmamız gerektiğini dile getirmiştir. Yani niceliksel olarak bir hayli işimiz zor. Biz şimdilik beynimizi taklit etme olayından ziyade anlamaya gayret edelim. Öyle ya her şeyin bir kullanım kılavuzu var. Bu gerçekler ışığında, bildiklerimizi nasıl oluyor da biliyoruz, seçimlerimizi belirleyen nedir? Bilinç, zihin nedir                                            

-Bir bedenin başladığı ve bittiği kesin bir nokta yoktur-

Dr. Jeffrey Thompson

RUH (ÖZ) GERÇEĞİ YARATIR.


    Şimdi gözlerinizi kapatın. Kendinizi masmavi dingin bir denizin kenarında beyaz kum taneleri içinde hayal edin. Arka taraftaki rengârenk çiçek bahçesinden gelen eşsiz kokuyu burnunuzdan nazikçe çekip içinizde biraz misafir edin.  Rüzgârın cildinize ufak dokunuşlarla masaj yaparmış gibi estiğini düşünün. En sevdiğiniz insanın yanınızda olduğunu ve en sevdiğiniz sağlıklı besinleri de en sevdiğiniz eşsiz bir müzik eşliğinde tattığınızı imgeleyin. Buna bir parça devam edin sonra gözlerini açın.

    Burada doğayı, sıcaklığı, güzelliği, tadı, kokuyu hisseden ve deneyimleyen şey neydi. Beynimiz mi? Korkarım ki böyle düşünüyorsanız bunu değiştirmeniz gerekecek. Bunu algılayan şey ruhunuzdu. Bu yaşadığınız deneyim tamamen sübjektif bir deneyimdi değil mi?

    Bilim sübjektif ile ilgilenmez objektif olan ile ilgilenir. Bu nedenle bilimsel tedavilerde sübjektif yöntemler değil objektif tedaviler (ilaçlar, kimyasal maddeler) daha çok tercih edilegelmiştir. Burada ilk sorun olarak bilimin bilgiyi kısıtlayıcı özelliğine dikkat edin. Sezgisel olarak az önce bir deniz kenarına gittiniz ve bu size iyi geldi. Bunu hissettiniz deneyimlediniz ama bilimsel olarak bunu ispatlayamazsınız.

    Bu deneyimleme de ikinci bir sorun oluşuyor. Hissettiklerimizi ruhumuzla hissettik bunu biliyoruz. Şimdi ikinci sorun için şöyle bir adım izleyelim. Etrafınızda ki renkli bir objeye odaklanın. Mesela yeşil renkli bir obje olsun bu. Bu maddeye yeşil dememin arkasında yatan gizemi düşündüğümüzde ışığın yani elektromanyetik dalganın o madde üzerinden yansıması, ışığın bozunması (yeşil hariç diğer dalga boylarını yansıtması) akabinde yeni bilginin veya dalganın irisden geçerek retinaya düşmesi, optik sinir ile iletilmesi sonucu beyinde rengin, şeklin ve diğer birçok tanımın oluşmasıdır. Buraya kadar her şey olağan ve bilindik değil mi? Peki ben desem size yeşil aslında bir yanılsama yeşil diye bir şey yok. Hemen açıklayayım ne demek istediğimi. Burada madde eğer yeşil renkli olsa idi oradan lazer gibi gözümüze yeşil bir ışın gelmiş olmaz mıydı? Veya ışığın kendisinin yeşil renkli olması? O da değil. Gözümüze gelen ışık fotonları gibi retina da ki elektriksel süreçlerde yeşile ait bir kanıt yok. Sinir yolağında ki aralıklarda salgılanan kimyasallar da yeşil renkli değil ve son olarak görme merkezimiz barındıran oksipital lobda da bir TV ekranı yok ve yeşil orda da yok. Peki, yeşil nerede? Nasıl algıladık yeşili? Ben söyleyeyim, yeşili ruhumuzda deneyimledik. Yeşil diye bir şey yok. O bir dalga boyutu, bir elektromanyetik ışınım ve sadece işlemciden çıkan bilginin adı yeşil. 

    Bugün gelinen teknolojik gelişmeler ile beynimizin içini inceleyebilmekteyiz. Fonksiyonel MR (fMRI) veya Pozitron Emisyon Tomografi (PET) gibi cihazlarla karbon atomu ile etiketlenmiş şeker molekülleri ile bu incelemeler rahatlıkla yapılabilmektedir. Kırmızı bir gül, gün batımı veya sevgilinizi düşünürken bu cihazlarla beyninize bakılabilinmektedir. Ya da bir diken elinize battığında, soğuk bir bardağı tuttuğunuzda, güzel bir yemeği kokladığınızda ya da Mozart dinlediğiniz o anda o kara kutunun içinde neler oluyor bakılabilmektedir. Biz yukarıdakilerden her hangi bir görüntüyü imgelerken veya yukarıda bahsettiğim yeşil objeye bakarken beyninize bu cihazlarla bakıldığında içeride herhangi bir rengin ve görüntünün olmadığı anlaşılır. Ayrıca beynimizin içinde ses, dokunma hissi ve ya koku fabrikaları da yok. Beyin, içerisinde elektriksel tepkimeler ve elektrokimyasal süreçlerin olduğu karanlık bir yapıdan ibaret.  Yine de inkâr edemezsiniz deniz kenarını imgelerken bir resim gördünüz. Bu resim nerde hiç düşündünüz mü? Resmi ne oluşturdu, elektrik akımları mı, yoksa elektrokimyasal süreçler mi? Ben söyleyeyim resmi ruhunuz oluşturdu ve deneyimledi.

    Ne olduğunu bilmediğimiz bir şey bilemediğimiz bir şey yapıyor gibi hissettiniz mi? Gerçeklik algınız değişmeye başladı mı? Beyni incelemeye başladıkça ruh ne kadar aldatıcı oluyor değil mi?.Tüm düşünceleriniz, duygularınız, algılarınız, hayalleriniz, anılarınız,  istekleriniz, yaratıcılığınız, seçimleriniz (sigara içme seçimi), sezgileriniz, anlayışınız, inançlarınız, hafızanız ancak ruhsal (ikinci ve üstü beden ) boyutta oluşur ve daima oradadır.

    Yani ben, siz, bizler ruhsal varlıklarız. Ruh özdür. Şu an o koltukta oturan, gözleri ile bu satırları okuyan kişi siz değilsiniz, siz sadece gözlemleyen karar verici sezgisel özsünüz. Yeşil bir objeyi nasıl elektromanyetik dalga olarak tanımladı isek,  aynı mantıkla parmaklarınıza veya herhangi bir dokunuza yakından baktığınızda nihayetinde göreceğiniz şey aynı. Kuarklar ve sicimlerden başka bir şey var mı? Aynanın karşısına geçip baktığınız şey aslında kuantum karmaşası değil mi? Her şey en derinde bir titreşim veya bir elektromanyetik dalga. Ruhsal varlıklar olarak bizler bu kuantum evrenini gözlemci sıfatı ile gerçekliğimize indirgiyoruz. Biraz bu satırları tekrar okuyup içselleştirmenizi isterim. Acele etmeyin, bilgi borçlandırır ve bilgi aydınlanmadır. Hem dinimizde hem de uzak doğu kültürlerinde ve nihayet sezgi çağı biliminde (kuantum çağı) en önemli yolculuk ve öğreti, kişinin kendini bilme yolculuğudur.

  Biz dünyayı, gerçekliği veya diğer her şeyi beynimizle algılamıyoruz. Ruhumuz ile algılıyoruz. Ve elbette ruhun kendisini de ruhsal öz ile algılıyoruz. Ruh, ruhu algılamaya çalışıyor . Aynı zamanda da ruh gerçekliği yaratıyor.  

       Evrenin temel maddesi maddesel olmayandır. Madde dediğimiz her şey moleküllerden oluşur onlarda atomlardan oluşur, atom ve atom altı parçacıklarda neredeyse muazzam boşluktan oluşan ışık hızı (veya daha hızlıda olabilir- kuantum dolaşıklılık) hareket eden olasılık bulutları, elektromanyetik alanlardır. Beş duyu ile algıladıklarımız aslında gerçekte olduğu gibi algılayabilseydik sadece birbiri içine geçmiş sonsuz sayıda elektromanyetik dalga olarak görürdük.

OLASILIKLAR DENİZİ VE MATRİX


  Max Planck, Niels Bohr ve Albert Einstein ile başlayan kuantum esrarengizlikleri serüveninde her biri Nobel ödülü almış onlarca fizikçinin katkıları vardır. Dönemlerinin yaşayan en yüksek IQ seviyesinde ki insanların bile, algılamakta zorlandığı keşifleri sindirmeleri kolay olmadı. Satranç oyununa dönen kuantum keşifleri, dâhiler arasında köşe kapmacaya dönmüş, birbirleri ile olan rekabetten nasıl bir Dünya’ya evirildiğimizi onlar da pek anlayamamıştı.  Einstein’ın uzay-zaman serüveninde inanılmaz ve dâhiyane keşifleri ve başarıları onu asla ve asla tatmin etmemiştir. Nobel ödüllü arkadaşı Otto Stern’e yazdığı bir mektupta şunu der. ‘’Kuantum için izafiyetten en az 100 kat daha fazla düşündüm’’. Kuantumun fiziksel ve matematiksel denklemleri fizikçilerin sahnesidir. Bizler bu keşiflerin bizim için ne anlam ifade ettiğine odaklanarak devam edelim. Olasılık tanımı üzerimden gidip bilinçaltının kapalı kutularından bir kaçı için anahtar bilgiler bulmaya çalışalım.

   Kuantumda çift yarık deneyini duymayan kalmamıştır. Bu deneyde elektronların istediği zaman dalga istediği zaman parçacık gibi davrandığını biliyoruz. Ne var ki ‘’hadi burada şu elektronları gözlemleyelim, neden bunlar mantıksız bir hareket şekli gösteriyorlar’’ dediklerinde açıklanması ve anlaşılması çok zor bir şey ile karşılaşıldı. Sanki gözlemlendiklerini anlayan elektronlar davranış şeklini değiştirdiler. Yani biz gözlemlemediğimiz zaman ‘’Şey’’ bile olmayan elektronlar biz gözlemlediğimiz zaman ancak bir şey oluyorlar. Binlerce olasılık içinde bir olasılık çöküyor, kollaps oluyor ve gerçekleşiyordu. Bunu sağlayan gözlemciyi düşünmenizi istiyorum? Binlerce olasılık içinde bir gerçekliğe dönüşmesinde etkili olan o ‘’gözlemci’’ kimdir, nedir?

   Bir parçacık veya dalga ne olarak ölçülüyor ise daima o şey olarak kalacaktır. Ancak bunların ölçülünceye kadar kendilerine özgü özellikleri (örneğin parçacık veya dalga gibi davranmaları) olduğu da varsayılamaz. Bunların ölçüldükleri ana kadar mevcut oldukları dahi varsayılamaz. 

   Kuantumun en ünlü iki ismi Niels Bohr ve Werner Heisenberg’in başı çektiği ünlü Kopenhag yorumunda evrenin sayısız, birbiri içine geçen olasılıklar içinde var olduğu iddia edilmiştir. Bunlar birlikte bir kuantum çorbası oluşturmakta ve bu çorba içinde hiçbir şey, bu olasılıkların birinin sabitlenmesini sağlayacak bir şey oluncaya kadar, belirli bir yerde veya durumda değildir. Bu ‘’bir şey’’  gözlemcinin gözleme davranışıdır.

   Bu olasılık mantığı için basitleştirilmiş bir örnek vermek istiyorum. Zar da 3 rakamı atma olasılığımız veya herhangi bir sayıyı 1/6‘dır. Kuantum olasılık böyle değildir. Kuantum olasılıkta rakamların hep-sinin atılmış hali de mevcuttur biz hangisine odaklanırsak diğerleri kaybolur odaklandığımız gerçekliğe dönüşür dalga kollabe olur veya dalga çöker. Bunun gibi sayısız evrenler çoklu evrenler yorumu kuantum dünyasında üzerinde en çok konuşulan teorilerden biri olmuştur. Bu yoruma göre gözlemcinin odaklanması bu olasılıkların hangisinin bizim gerçeğimiz olacağını belirler.

    Ruh gözlemci etkisi ile gerçekliğimizi olasılıklar denizinden çekerek veya etkileyerek oluşturur. Çoklu olasılıklar ve sayısız evrenler devasa ve sonsuz bir enerji gerektirdiğinden bunlardan bir tanesi ile enerji stabil hale geçer .Her şey enerji ve titreşimdir, kendine has spesifik bir frekansı vardır. Ruh gerçekliğimizi oluşturur. Ruhumuz bunu gözlemci etkisi ile sonsuz olasılıklar matriksinden çekerek gerçekliğimize dönüştürür.  

    Hayatın en temel yasalarından biri çekim yasasıdır. Benzerin benzeri çekmesi olarak da ifade edilebilir. Burada ki çekim ancak titreşimler ve rezonans kanunları ile açıklanır. Nikola Tesla’ nın dediği gibi ‘’Evrenin gizemini anlamak için frekans ve enerji yasaları ile düşünün’’.

    “Her şey enerjidir ve her şey yalnızca bundan ibarettir. Sahip olmayı istediğiniz gerçekliğin frekansına uyumlandığınızda artık yapacak bir şey yoktur o gerçeklik size ait olur. Bundan başka bir yol yoktur. Bu felsefe değildir. Bu fiziktir.” Albert Einstein

   Yaşadığımız evreni bir matrix olarak imgeleyelim. İçerisinde çoklu evrenler ve sayısız olasılıkların olduğu bir model olarak düşünün. Bu olasılıklar denizinde ruhunuzun gözlemci etkisi ile bu olasılıklardan birini somutlaştırdığınızı ve gerçekliğe dönüştürdüğünüze inanın. Uyumlandığınız frekans ile rezonansa girecek bunu hayatınıza çekmeye başlayacaksınız. Aslında sadece olacaksınız.

-Bana ait olan her atom sana da aittir-

Walt Whitman

Tedavi Nasıl Uygulanır.


Tedavide iki nokta metodu uygulanır. Birinci nokta seçimi patolojik bölgeden ve enerjinin en yoğun hissettiğiniz alandan seçilir. İkinci nokta auradan tutularak veya problemli bölgede ki enerjiyi hissederek yapılır. Bu iki nokta zihinde birleştirilir. Kişi gözleri kapalı olarak bu duruma yoğunlaşır bu sırada sanki bir dalga çarpması hisseder gibi öne arkaya ve duruma göre yere düşebilir (bu yüzden deneyimli terapistler ile çalışılmalı) yere düşme anında derin bir nefes verilir.  Matrix tedavisi sırasında uygulanacak yöntemler; Zaman yolculuğu, geometrik arketipler, paralel evrenler, enerji portları temel olmak üzere çok farklı tedavi seçenekleri mevcuttur her problemde kullanılabilir.

Bu konuda daha detaylı okumalar için lütfen Richard Bartlett’ in kitaplarına bakınız